ALTIN 279,2358
DOLAR 5,7667
EURO 6,3879
BIST 96.098
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 30°C
Parçalı Bulutlu

Yıldırım Bayezid

Yıldırım Bayezid

Babası:Sultan I. Murad

Annesi:Gülçiçek Hatun

Doğumu:1360

Tahta çıkış:1389

Vefatı:8 mart 1403

Ben Osmanlı Devleti padişahlarının dördüncüsü, Murad Hüdavendigar’ın oglu, Sultan Yıldırım Bayezid Hanım. Yıldırım ismi savaşlarda gösterdigim cesaretten, gözü peklikten, bir gün doguda, bir gun batıda göründügümden verildi bana.

Annem Gulçiçek Hatun beni 1360 yılında Bursa’da dünyaya getirmiş. Annemin, Osmanlı ülkesine katılmış olan, Anadolu beylerinden birinin kızı oldugunu biliyorum.

Çocuklugum Bursa’daki sarayda, kardeşlerim Yakup ve Savcı ile birlikte geçti. Onlarla oyunlar oynar, güler eglenirdik. En sevdigimiz oyunlar, savaş oyunlarıydı. Ok atacağımız, at bineceğimiz günleri sabırsızlıkla beklerken annem, “O kadar aceleci olmayın. Biraz daha büyüyünce siz de babamz gibi iyi bir binici olacaksınız.” derdi. Babam o yıllarda benim için en güzel örnekti. Hayranlıkla seyrederdim onu. Ok atışı, at binişi ile benim hayallerimi süslerdi. Ama o, bizim daha çok ilimle uğraşmamızı istiyordu. Bunun için de en büyük âlimlerden dersler aldık.Hocalarım çok zeki oldugumu söylüyorlardı. Ama ben ele avuca sığmaz bir çocuktum. Bazen ders anlatılırken elimdeki kamış kalemin ok olduğunu düşünür, sonra da karşımdaki bir şeye nişan alıp fırlatırdım. Böyle zamanlarda yanımdakilerin de dikkati dağılıyordu. Bu bize pek eğlenceli geliyor, ders yapmaktan kurtuluyorduk ama hocalarımı da kızdırıyordu. Bir gün babam beni yanına çağırmış. Koşup gittim. Çok şinirli görünüyordu. Meger ona benim yaptıklarımı anlatmışlar. Omuzlarımdan tutup, gözlerimin içine baktı ve “Sen ne yaptığını sanıyorsun? Önce derslerini ögren, sonra ok atmaya heves et!” dedi.
Utanıp önüme baktım. Aradan aylar geçti. Bir gün babamın beni bahçede beklediğini söylediler. Dogrusu biraz korktum. Hemen lalamla birlikte yanına koştuk. ‘Acaba yanlış bir şey mi yaptım? Hocalarımdan biri, yine beni şikâyet mi etti?’ diye düşünürken babam, “Gel benim aslan oglum. Bak bakalım sana ne yaptırdım?” deyip, elinde tuttuğu okla yayı gösterdi.

Daha önce çok süslü oklar, yaylar görmüştüm ama bu kadar güzeline hiç rastlamamıştım. Her ikisinin de üstü çok şık bezemelerle işlenmiş, prıl pırıl parlıyordu. Ben şaşkın şaşkın onlara bakarken babam, “Nasıl, hoşuna gitti mi?” diye sordu.

“Hoşuma gitmez mi sevgili babam? Ben bundan daha güzelini görmedim ki!” diye cevap verdim. Sonra da birlikte ok talimlerinin yapıldıgı yere gittik. Daha önce lalamla oraya gitmiş, talimlerin nasıl yapıldıgını görmüştüm. Nice yiğitlerin ok atışını büyük bir hayranlıkla izlemiştim. Şimdi ise Yayı çekip, oku atan ben olacaktım. Kalbim heyecandan çatlayacak gibi atıyor, gövdemi ise ateşler basıyordu.

Once babam yayı eline aldı oku kirişe taktı. Gözleri şimdi nişangâhtaydı.yayı gerdi, gerdi ve öyle bir fırlattı ki, nişangah, tammamı yerinden

isabet aldı. Sonra babam bana döndü ve, “Atamızdan yadigâr olan şu sözler kulagina küpe olsun” dedi. “Fukara kalbine her kim dokunursa dokuna sinesi Allah okuna! Ben bu sözlerin ne demek oldugunu düşünürken babam, elime okla,yayı verdi. “Bir ok gibi doğru ol, ama bir yay gibi egrilme ve her zaman fakir fukaradan yana ol oglum. Kimsenin kalbini kırma.” dedi. Bu sözleri hiç unutmadım. Fakirler ve güçsüzler her zaman arkalarında beni buldular. Bir ok gibi doğru oldum; bir yay gibi egrilmedim Işte o gün ok talimlerine başladım. Bir süre sonra da at binmeyi ögrendim. Kendimi artık çok güçlü hissediyordum. Atıma atlayıp dag bayır dolaşıyordum. Bunun yanı sıra kitap okumaktan hiç vazgeçmedim. Her zaman hocalarımı dinliyor onların sözlerine deger veriyordum.

Hayatım Değişiyor

En çok sevdiğim şeylerden biri de yanımda kimse olmadan özgürce dolaşmaktı. Sarayın içi, bahçesi, haremi, selamlıgı bana yetmiyordu artık. Uzaklarda neler olup bittigini de görmek istiyordum.

On beş yaşıma geldiğim zaman beni, Kütahya’ya sancakbeyi olarak atadılar. Her şey istediğim gibi oluyordu. işte yeni yerler görmeye, iyi bir yönetici olmaya gidiyordum. Yanımda yine lalam ve hocalarım vardı. Onlardan dersler alıyor, iyiyi, dogruyu güzeli ögrenmeye çalışıyordum. Vereceğim kararlarda, haklıya hakkını vermeliydim. Bilgimi, görgümü arttırarak padişahlığa hazırlanmam gerekiyordu.

Birkaç sene sonra babamın istediği gibi bir evlat ve güvendigi bir şehzade olmuştum. Artık seferlere birlikte çıkıyor, fetihler yapıyorduk. Bir gün Kütahya’ya bir haberci geldi. “Sehzadem, ulu hünkarımız sizi yanlarında görmek isterler.” dedi. ‘Yine bize bir sefer görünüyor’ diye düşündüm. Hemen hazırlandım.

Eskiden Bursa şehri devletimizin başkentiydi. Sonra babam, Ulu Hünkârımız, Edirne’yi imar ettirip sarayı oraya yaptırmıştı. Artık ülkemiz oradan yönetiliyordu.

Edirne’ye gitmek günler alıyordu. Ben, merak içinde yollan aşarken, meger babam da beni evlendirmek için hazırlıklar yaparmış.

Bir süre önce kız kardeşim Sultan Hatunu, sınır komşumuz Karamanoglu Alaaddin Halil Beyin oğlu, Ali Beye vermişti. Böylece yıllardır bize rahat vermeyen Karamanlılarla dost olacaktık. Antlaşmalar yapıldı. Gerçekten de düşündüğümüz gibi olmuş, Halil Beyle dostane ilişkiler kurmuştuk.

Lalam, “Şehzadem, biz bir fetih beklerken ister misiniz padişahımız muradınızı görmek için sizi çagırtmış olsun?” diye bana takıldı.

Işte bunu hiç düşünmemiştim. Ben harp meydanında at koşturacağımı hayal ederken, evlendirilmek için çağrılmış olabileceğim aklıma bile gelmemişti.

Babamın huzuruna vardığımızda, Germiyanoğlu Süleyman Şahın elçisini bizi bekler bulduk. Neler olup bittiğini anlamamıştım ama babam, “Hoş geldin ogul. Şimdi beni çok iyi dinle!” deyip, konuşmaya başladı.

Acaba bu çok önemli şey neydi? Benden ne istiyorlardı? Babam Germiyanoğlunun elçisine dönüp, “Süleyman Şah’ın dediklerini bize tekrar söyle. Söyle ki şehzadem de duysun.” dedi.

Elçi gelip babamın önünde hürmetle eğildi. “Devletlim! Şahım der ki, çok değerli kızları Devlet Hatunu oğlunuz şehzade Bayezid’e alırsanız, bizim beyligimizle, sizin devletimiz birbirine daha çok bağlanacak.

Ayrıca Simav, Erengöz ve Tavşanlı, Hanım Sultanın çeyizi olarak size verilecek. Bana, bunları iletmem için emir verildi. Karar, sultanımızındır.”

Bizden istenen şey, bir siyasi birleşmeydi. Bu tip evliliklerin faydalarını ve zararlarınu biliyordum ama teklif hiç de fena degildi. Yine de bir şey söylemedim. Çünkü kararı sevgili babam, yüce hünkârımız verecekti. Oysa o “Sen ne dersin Bayezid? Evlenecek olan sensin.” diye bana soruyordu. Başımı önüme egdim ve, “En iyisini siz bilirsiniz sevgili babam.” dedim.

Babam gülümseyerek, “Inşallah verdigimiz karar hakkımızda en hayırlı olanıdır.” dedi.

Bize eş olsun diye düşünülen Devlet Hatunu tanımıyordum. Daha önce onu ne görmüş, ne de nasıl biri olduğu konusunda bir şey duymuştum ama evlenmeyi kabul ettim. Çünkü bu birleşmeyle Anadolu birligi sağlanmış olacak, devletimiz daha da güçlenecekti.

Masallardaki gibi kırk gün, kırk gece süren muhteşem bir düğün yapıldı. Bütün Anadolu beyleri şölenimize geldiler. Hatta Mısır Sultanı bile davetliler arasındaydı. Yenildi, içildi. Açlar doyuruldu, çıplaklar giydirildi. Şu anda ismini hatırlayamadığım bir şair dügünümüz için şöyle söylemiş:

“Bu düğün kim Murad han etti kardaş

Yayıldı sofralar, döküldü çok aş

Kırk gün tamam yenildi nimetler

Fakir ve gani ve hem yedi evbaş.”

Sonunda babamın istegi ile Devlet Hatunla evlenmiş oldum. Ama bu siyasi amaçlı birleşmeler her zaman istenilen sonuçları vermiyor. Kız kardeşim Sultan Hatunla evlenen Karaman oglu Ali Bey, bir süre sonra bizimle yaptıgı anlaşmayı bozdu. Germiyanoğlu Yakup Bey ise verdigi sözleri unutup devletimize baş kaldırdı.

Bir süre sonra haçlı ordusuyla, Kosova’da yaptıgımız savaşta zafer bizim oldu ama babam sultan Murad’ı da orada şehit verdik. Onun hiç tahmin etmediğimiz bir zamanda öldürülmesiyle dünya başıma yıkıldı. Perişan bir haldeydim, ama taht da boş kalamazdı. Bir yanda Avrupa devletleri başımıza dert olmuşlardı. Diger yanda, Anadolu Beylikleri bizi yok etmek için fırsat bekliyorlardı.

Girdiğimiz fetihlerde gösterdiğim yararlılıkları gören padişah babam ölürken, “Yerime oglum Bayezid tahta geçsin.” diye emir buyurmuş.

Kosova zaferinden sonra orduyu toplayıp Bursa’ya döndük. Büyük bir zafer kazanmıştık. Ama babamı kaybetmiştim. Acım çok büyüktü. Büyük bir törenle babamı, kendi yaptırdığı türbeye gömdük. Artık koskoca Osmanlı Devleti’nin kaderi benim ellerimdeydi. Tahta çıktıgım zaman 29 yaşındaydım.

Anadolu zaferi ve Bizanslılara Verilen Ders

O günlerde Anadolu Beylikleri yine bize baş kaldırmaya başladılar. Onlara hadlerini bildirmeliydik ama önce Sırp ve Bizans tehlikesinden kurtulmamız gerekiyordu.

Kosova savaşında ölen Sırp kralı Lazar’ın yerine oğlu Stefan Lazaroviç geçti. Onunla bir barış antlaşması imzaladık ama karşıma yine bir Siyasi evlilik çıkmıştı. Stefan’ın kız kardeşi Olivera ile evlendim. Olivera, ya da diğer adıyla Despina, benim annemden sonra sevdigim tek kadın olmuştur. Bir ara kendimi sevgili eşime o kadar kaptırdım ki, hıcalarımdan azar işittigim bile oldu. Bana “Bu böyle devam ederse

devlet işleri aksayabilir. Bir padişah duyguları ile hareket etmemeli demek zorunda kaldılar. Böyle söylemekte çok haklıydılar. Çünku benim yapılacak öyle çok işim vardı ki.

Şimdi sıra Anadolu beylerine verilecek derslere gelmişti. Onları aynı bayrak altında toplayıp, devletimi daha da güçlendirmeliydim. Bunun için ordumu toplayıp Anadolu’ya gittim.

Kısa sürede bize bas kaldıran beylikleri yenip, topraklarımızı geri aldık.

Karamanoğlu Ali Bey yakalanmıştı. Ona ölüm cezası verilebilirdi ama kız kardeşim, kocasını bağışlamam için yalvarınca bundan vazgeçtim. Hatta aldıgımız toprakların bir kısmını da onlara bıraktım.

Bu arada her zaman hile ile iş yapan Bizans imparatoru, benim Anadolu seferinde olmamdan faydalamp anlaşmayı bozmuş.

“Padişah Istanbul’u alıp başkent yapmak istiyor. Buna engel olmalıyız!” diyerek lstanbul surlarına yeni kuleler inşa ettirmiş. Bunun için de üç kiliseyi yıktırıp, taşlarını kullanmış. Kiliselerin yıkılmasıyla kendi halknın tepkisini çekmiş ama bundan da vazgeçmemiş.

Oysa yaptıgımız antlaşmalarda buna izin vermemiştik. Bizim iznimiz olmadan Istanbul surlarında hiçbir tamirat veya ilave yapılmayacaktı.

Kulelerin yıktırılmasI için emir verdim. “Eğer yıkmazsanız biz gelip zorla ykarız.’ deyince Imparator V. Yoannis Paleologos korkarak isteğimizi kabul etti. Bu olaydan kısa bir süre sonra öldü. Oglu Manuel onun yerine geçti.

Yeni imparatora isteklerimi bildirdim. Bunlar kabul edilmezse Osmanlı ordusuyla Istanbul üzerine yürüyebilirdim. Şartlarım şöyleydi:

“Istanbul’da Müslüman bir kadı bulunacak ve Müslümanları ancak bu kadı yargılayacak.

Bizans Imparatorluğu, Osmanlı Devleti’ne her yıl belirli bir miktar vergi verecek.

Gerekli oldugu zaman Bizans ordusu birlikler göndererek Osmanlı ordusuna yardım edecek.

Bu isteklerim yerine getirilmezse, surlar dışındaki bütün topraklar, bizim denetimimiz altında olacak.”

Manuel, önce bu isteklerimizi kabul etmedi. Ben de ordumu toplayup Istanbul üzerine yürüdüm. Kıyasıya bir mücadeleden sonra, surlara kadar olan bölgedeki bütün Rum köylerini işgal ettik. Sonra da Karadeniz sahilleri Rumlardan temizlendi. Böylece Istanbul’un etrafı tamamen çembere alınıyor ve kuşatma başlıyordu. Bu durumda Manuel’e şartlarımı kabul etmekten başka çare kalmadı.

Bulgaristanın Fethi

Yaptığımız anlaşmayı duyan Avrupa devletleri telaşlanmaya başlamışlar. Bizim her gün biraz daha güçlenmeye başlamamız korkutmuş onları. Hemen Venedik Senatosu toplanmış ve devletimize karşı birlik olma kararı almışlar. (1393)

Bu arada Macar Kralı Sigismund’la, Bulgar Kralı Yuvan Şişman aralarında anlaşmışlar. Bu antlaşma onlar için istenilen sonucu verirse, Bulgaristan’ı kaybedebilirdik. Hemen harekete geçmeliydik.

Ordumuzun büyük bir kısmını Bulgaristan üzerine yolladım. 1393 yılında, Tırnova, Silistire, Niğbolu ve Vidin topraklarımıza katıldı.Bulgaristan artık bizim bir eyaletimiz durumuna gelmişti. Bu arada Bulgar Kralı Yuvan Şişman yakalanıp Edirne’ye getirildi. Bu durum Macar kralını telaşlandırmış olacak ki bize bir elçiyle mektup gönderdi. Mektupta şöyle yazıyordu: “Bulgaristan’ı hangi hak ve yetkiyle işgal edebilirsiniz?”

Hemen bir kılıç ve Kur’an-ı Kerim istedim. Kur’an-ı Kerim’i sağ, kılıcı ise sol elime aldım. Önce Kur’an’ı havaya kaldırdım: “Işte hak!” Sonra kılıcı gösterdim: “Işte salahiyet!”

Macar Kralı bu cevabı alınca, Avrupa’daki bütün Hıristiyan kral ve prenslerine birer mektup yollayıp durumu anlatmış. Papa IX. Bonifas, Macar kralını destekleyeceğini ve her türlü yardımı yapacagını bildirmiş. Fransa kralı da “Osmanlı Devleti’ne karşı bir Haçlı ordusu kurulacaksa, oraya ilk katılacak olan biz oluruz’ demiş.

Bizi, Orta Asya’ya sürmek niyetiyle büyük bir Haçlı ordusu toplanmış. Bu 150.000 kişilik orduyla bizi yeneceklerinden o kadar eminlermiş ki: “Bu kuvvetlerin onda biri bile Osmanlıyı yok etmeye yeter!” deyip gururlanıyorlarmış. “Gök yere düşse biz mızraklarımızla onu tutarız” diyenler bile olmuş.

Bizi buralardan kovmanın tatlı rüyasını gören Haçlılar, Bavyera’dan geçip Viyana’ya, oradan da buluşma yeri olan, Budin’e geçmişler. Bu arada yolları üzerindeki birkaç kaleyi de alınca, kendilerine olan güvenleri iyice artmış.

Niğbolu Savunması

General Gara’nın, Niğbolu kalesini kuşattığı haberini alınca hemen yola çıktım. Arkamda 60. 000 kişilik bir ordu ve vezirlerimle paşalarım vardı.

Kale kumandanı Dogan Beyi ıyi tanırdım. Çok iyi bir asker ve güçlü bir komutandı ama yanında çok az sayıda Osmanlı askeri vardı. Yani koca bir Haçlı ordusuna karşı dayanması çok güçtü.

Hiçbir yerde oyalanmadan delice at sürüyorduk. Çünkü biz oraya varmadan kale düşebilirdi. Tarih, 8 Eylül 1396’ydı. O sabah erkenden Haçlı ordusu kaleyi dövmeye başlamış. Bize daha sonra anlatıldığına göre, General Gara, “Merak etmeyin, bu akşam burçlarda beyaz bayragı göreceğiz. Nasıl olsa gelip bize teslim olacaklar.” diyormuş.

Kendilerinden o kadar eminlermiş ki bir ara ateş kesip beklemeye bile başlamışlar. Işte o sırada Doğan Bey ve adamları bunu fırsat bilip kaleden ok gibi çıkmış ve düşmana saldırmışlar. Mücadele sabaha kadar sürmüş. Macar Kralı bu haberi alınca, “Niğbolu sandığımızdan da güçlü çıktı. İşimiz oldukça zor.” demiş.

Bu arada, kale kumandanı Dogan Beye bir elçi gönderip Niğbolu’nun teslim edilmesini istemişler.

Doğan Bey ise, “Bu kale benim malım değil ki size vereyim. Atalanmızdan kalan bu yeri kanımızın son damlasına kadar savunacağız!” demiş. Bizim, çok kısa bir sürede Tırnova’ya geldiğimizi haber alan Avrupa şövalyeleri, “Gelen haberler yalan. Bu kadar büyük bir ordu, böyle hızlı hareket edemez!” diyorlarmış.

Onların henüz karşılarındaki padişahın kim oldugundan haberleri yoktu! Benim adım “Sultan Bayezid Handır. Lakabım ise Yıldırım!”

27 Eylül’de Gazi Evranos Bey’in birlikleri Niğbolu yakınlarına gelmişler. Kısa bir süre sonra da orduyla birlikte biz vardık oraya.

Kaledeki durumu henüz hiç birimiz bilmiyorduk. Yenilmiş olabilirdik. Yenmiş olmamız ise pek mümkün değildi. Komutan Dogan Beye çok güvenirdim ama emrinde küçük bir birlik vardı. Karşısındaki koskoca orduyla başa çıkamazdı. Gizlice kaleye gidip durumu kendi gözlerimle görmek istedim. Çandarlı Ali Paşaya bunu söyleyince hemen karışı çıktı; “Işte bu olmaz Padişahım. Sizi oraya gönderemem. Isterseniz beni hemen öldürtün, ama ne olur tek başınıza o kaleye gitmeyin.” dedi.

Fakat ben karalıydım. Burada durup beklemek hiç bana göre değildi. Doğan Bey ne durumdaydı? Ölmüş müydü? Kale teslim edilmiş olabilir miydi?

“Oraya gitmeliyim lala. Sakın bana engel olmaya kalkma” dedim ve atıma atladım. O hâlâ peşimden koşuyor, yalvarmaya devam ediyordu.

Bizim ordunun Niğbolu’ya yaklaştığından henüz düşmanın haberi olmamış. Kazanacaklarından çok emin oldukları için bir yandan toplarla kaleyi dövüyor, bir yandan da içki içip şarkılar söylüyorlardı.

Sessizce kaleye yaklaştım. Dogan Beyle askerleri burçlara çıkmış, düşmanın top atışına karşı kendilerini okla müdafaa ediyorlardı.Kale duvarlarında büyük delikler açılmıştı. Başımı yukarıya kaldırdım Dogan Bey çaresizlik içinde dönüp duruyordu. “Dogan! Bre Doğan!” diye seslendim. Beni duymadı.

Sonra daha gür bir sesle bağırdım: “Bre Doğan hey!

Durdu biraz, iki Yanına bak Sonra surlardan aşağıya eğildi sen misin padişahım? Geldin mi?” diye seslendi.

““Orduyu Hümayun’la birlikte geldik bre Doğan. Sultan Murad Han oğlu Sultan Bayezid Han geldi!” dedim. “Güçlü ol Doğan, kavi dur. Yarın cenk günüdür. Sakın ümitlerini kaybetme aslanım. Sabah gün doğumunda biz burada olacağız. Siz de bizim sancaklarımızı gördüğünüz an kaleden çıkıp düşmana saldırın. Hey Bre Doğan, az daha sabırlı olun. Yarın zafer günüdür, şan günüdür!”

Doğan Beyin yüzü biraz gülmüştü. Neyseki, ne benim oraya gelişimden, ne de konuşmalardan düşmanın haberi olmadı. Onlar, kaleyi ele geçirmiş gibi şarap içiyor, zafer naraları atıyorlardı.

Ertesi gün ufukta bizim sancaklarımızı görür görmez Doğan Bey düşmana saldırdı. Biz de hemen at koşturup Haçlı ordusunun üzerine vardık. Şimdi o koskoca ordu, iki kılıç arasında kalmıştı.

Onlar çok kalabalıktılar. Neredeyse bizim üç katımız olan bir düşmanla savaşıyorduk. Ama aramızda bir fark vardı. Benim askerim Peygamberimizin sancagını taşıyordu. Yani biz, tam bir iman gücü ile savaşıyorduk.

Bir ara Fransız şövalyelerinden biri elindeki kılıçla üzerime saldırdı. Kendimi korumaya çalıştım ama başımın bir yanından yara aldım. Yüzümden kan akıyor, baktığım yeri göremiyordum. Ben, “Galiba gözümü kaybettim.” diye düşünürken, Fransız ikinci bir hamle yaptı. Ama bu kez boş bulunmadım ve elimdeki kılıcı hızla şövalyenin sırtına indirdim.

Savaş akşama kadar sürdü.Çok şehit verdik, çok kan döküldü ama kazanan taraf yine biz olduk.Böylece bütün Avrupa devletleri bizim gücümü tekrar görmüş oldu. Bizi bu topraklardan atmak isteyen demir zırhlı cengâverşer, bir saat içinde yok olup gittiler.Hayatta kalanlar esir alındıç

Fransanın Never kontu korkusuz Jan, önceleri bizim ordumuzu küçük görüp, “Zafer sandıgmızdan da kolay olacak’.” diyormuş. Fakat aynı günün akşamı “Bugün Macaristan’ın en kara günüdür dediği söyleniyor. Savaş bitmiş, Ölüler gömülmüştü. Korkusuz jan’ı huzurumuza getirdiler. Elleri bağlıydı. Hemen çözülmesini emrettim. Onu öldürteceğimi sanıyormuş ama ben hayatını bagışladım. Çok şaşırmıştı. Hemen ayaklanma kapanıp teşekkür etti ve “Size şerefim üzerine yemin ediyorum ki bir daha asla Sultan Bayezid Hana kılıç çekmeyeceğim.” dedi. Ona şöyle bir cevap verdim: “Yemin etmeyiniz Jan. Ulkenize dönüp yeni ordular toplayın ki sizinle tekrar savaşalım. Bize yine Niğbolu zaferi gibi zaferler kazandırın!”

İstanbul’un fethine adım adım…

Niğbolu zaferi gerçekten de çok muhteşem olmuştu. Avrupalılara ve Haçlı ordusuna gereken cevap verılmış. Sımdı sıra Bizans ordusuna verilecek cevaptaydı.Bunun ıçın yapılacak ilk iş, Istanbul’un diğer ülkelerden alacağıyardımı kesmektı. Yardımın buyuk bu kısmı oraya Boğazlardan gelecekti. Oyle ıse once bu yolu kapatmalıydık Ancak Istanbul Boğazı’na yaptıracağım bir hisarla bunj engelleyebilirdim. Işte Anadolu yakasına inşa edilen Güzelce Hisar bu amaçla yapıldı. Ben bir yandan hisarın yapılması ile ilgilenirken, diğer yandan da memlekelimdeki imar işleri ile uğraşıyordum. Bursa’da camiler, kulliyeler, medreseler yaptırdım. Ilim adamlarını orada toplayarak, Bursa’yı bir ilim ve bilim merkezi haline getirdim. Emir Sultan adıyla bilinen Emir Buharî’den başka, Mevlana Şehabeddin Sivasî, Şeyh Pir llyasî Amasyevi gibi büyük din âlimleri de oraya yerleştiler. Devletimiz her gün biraz daha büyüyüp güçleniyordu. Avrupa devletlerini sindirmiştik. Şimdi sıra Bizans’a gelmişti. Güzelce Hisar, Istanbul Boğazı’na bağlanmış Göksu Deresi üzerine inşa edilmişti. Küçük de bir limanı vardı. Limanına iki kadırga ve beş küçük gemi rahatça girip çıkabilirdi.

Artık Bizans’a hicbir verden yardım gelemezdi. Sonunda istedigim olmuş, hayallerim gerçekleşmeye başlamıştı. Hemen lmparator’a bir elçi gönderdim. Elçim şu sözlerimi Imparatora iletti: “Kan dökülmesini istemiyorsanız, Istanbul’u hemen bana teslim ediniz. Görüyorsunuz ki size yardım etmeye kimse gelemeyecek!”

Sonradan bana anlatıldığına göre Imparator Manuel bize yüz tane balık göndertmiş. Balıkların içleri ise altın, gümüş ve değerli taşlarla doluymuş. İmparatorun niyeti hoş görünüp, bizi savaşmaktan vazgeçirmekmiş ama istedigi olmadı. Vezirimiz Çandarlı Ali Paşa, hemen balıkları geri göndermiş. Çünkü onları kabul etmekle imparatorla anlaşmayı kabul etmiş olacaktık. Böyle bir durumda ise Istanbul’u almak başka bir tarihe kalabilirdi. Oysa şehrin düşmesi an meselesiydi. Biz hemen ordumuzu toplayıp lstanbul üzerine yürüyelim, diye yeni kararlar alırken, Dogu Hükümdarı Timur’un, ordusunu toplayıp Anadolu’ya dogru yola çıktığını ögrendik. Niyeti Osmanlı Devleti’ni yok edip her şeyimizi elimizden almakmış. Bunun için geçtigi yolları kan ve dumanla dolduruyordu.

Meger hükümdarlıklarma son verdigimiz Anadolu beyleri, Timur’un yanına giderek yardım istemişler. Aleyhîmde atıp tutmanın yanı sıra, bizi birbirimize düşürmek için iftiralar da atmışlar. Bu arada Bagdat Sultanı Ahmed Celayir, Timur’un, ülkesine saldırıp, kendisini öldürteceginden korktuğu için bize sığınmıştı. Kısa bir süre sonra da Azerbaycan hükümdarı aynı şeyi yaptı. Bana sığınan insanları düşmana teslim edemezdim. Bunun üzerine Timur, bana emirler veren, tehdit dolu mektuplar göndermeye başladı. Mektuplardan birinde şöyle yazıyordu:

“Kara Yusuf’la, Sultan Ahmed, kılıcımızm gücünden ve askerimizin heybetinden kaçtılar.

Eger kendi perişanlıgım görmek istemezsen

onları kabul etme. Ve sakın bu emrimin tersini yapmaya kalkma. Böyle yaparsan askeri gücümü oraya gönderir, seni mahvederım! ”

Çok sinirlenmiştim. Bu adam kendini ne sanıyordu acaba? Ben de ona bir mektup gönderdim.

“.Beni korkutacagını mı sanıyorsun? Senin işin gücün sebepsiz yere kan dökmektir. Benim amacım ise Islâm dinini yayıp dünyaya huzur getirmek! Boşuna uğraşma, senin zulmün, bu nizamı yıkmaya yetmeyecektir. Allah’ın laneti senin ve sana uyanların üzerine olsun!”
Timur sık sık hakaret dolu mektuplar gönderiyordu. Mektuplarında bizi tehdit ediyor, Anadolu’nun büyük bir kısmını elimizden alacagım söylüyordu. Her fırsatta da elindeki büyük güçlerden söz ediyordu. Yaptigi hakaretler ve tehditler iyice canımı sıkmaya başlamıştı. Artık, ona bir ders vermenin zamanı gelmişti. Ordumuz savaşa hazırdı.

Sonunda (20 Temmuz 1402) iki ordu Ankara Ovası’nda karsılaştı.

Timur’un Ordus 300.000 civarlarında ve onun dışında kocaman filleri vardı.Ne ben ne de akerlerim böyle birşey görmemiştik. Benim ordum ise 100000 askerden meydana geliyordu Yanımda oğullarım Ertugrul. Süleyman, Isa, Musa: Mehmed ve Mustafa vardı. Küçük oğlum Kasım ise Bursa’da kalmıştı. Kumandanlarlm, paşalarım ve vezirlerimle birlikte kıyasıya bir mücadele veriyorduk. Timur’u bu topraklardan sürüp çıkaracak ve düşmanlarımıza gereken cevabı verecektik.

Ordumuz çok iyi savaşıyordu. Cesurduk, güçlüydük ve haklı oldugumuzdan çok emindik. Zafer mutlaka bizim olacaktı. Timur’un ordusu ise bizden hem daha kalabalıktı, hem de yanlarında getirdikleri fillerle birlikte iyi bir mücadele veriyorlardı. Önce filleri üzerimize sürüyor, sonra şaşkına dönmüş askerlerimizin üzerine saldırıyorlardı. Meger savaştan önce Timur’un casusları, bizim ordunun içine sızmış ve bazı Anadolu beylerini kendi taraflarına çekmişler. Tam “Savaşı biz kazanacaglz ve Timur’u geldigi yerlere geri göndereceğiz’ diye düşünürken, bu beyler ve askerleri bizim orduyu terk edip karşı tarafa geçtiler. Işte bu bizim için büyük bir yıkım oldu. Asker kendine olan güvenini kaybetmişti. Büyük bir güç kaybına uğramıştık. Önce bir şaşkınlık oldu sonra ordumuz dağılmaya başladı. Asker kaçıyordu. Ne kumandanlarını dinliyor, ne de verilen emirlere uyuyorlardı.

Yanımda ancak birkaç bin yeniçeri askeri kalmıştı. Onlar da karşılarındaki büyük güce karşı bir şey yapamazlardı. Bir ara yanıma gelip yalvarmaya başladılar: “Padişahım ne olur sizi buradan kaçıralım.” diyorlardı ama bu benim yapacagım bir şey değildi.

“Olmaz!” diye bağırdım. “Bir Osmanlı padişahı için bu kapanmaz bir yara olur.”

Sonunda hiç ummadıgımız bir şey oldu ve biz savaşı kaybettik. Hemen oracıkta ölmeyi istedim. Keşke ben de babam gibi şu er meydanında öldürülseydim. Yanımdakilere, “Buradan hemen uzaklasın!” diyerek kaçmalarını emrettikten sonra atımı Timur’un askerlerine doğru Sürdüm. Ölüm orada beni bekliyor olabilirdi, ama istedigim olmadı.

Timur beni sağ salim yanına getirmeleri için emir vermiş. Işte o gün bir tutsak olarak Timur’un yanına götürüldüm.

Timur beni görünce gülmeye başladı. Bu tavır ve bu alaycı gülüş, beni iyice yaralamıştı.

Ben, “Allah’ın bedbaht ettiği bir adamla böyle alay etmek doğru mudur? ” deyince “Ben, Allah’ın bu dünyayı, benim gibi bir topalla, senin gibi bir köre bıraktıgı için gülüyorum.” dedi.

Niğbolu Savaşı’nda bir şövalye beni yüzümden yaralamıştı. Gözümün biri biraz küçülmüş, görünüşüm bozulmuştu. Timur bunun için bana ‘kör’ diyordu. Onun da bir ayağı savaşlardan birinde sakatlanmıştı. O günden beri “Aksak Timur’ olarak anılıyordu. Timur gülüyor, kahkahalar atıyordu. Sonra susup gözlerimin içine baktı: “Bu bir  savaştır Bayezid. Bazıları kazanırken bazıları kaybeder. Bu kez kaybeden taraf sen oldun.” dedi ve teselli edici sözler söyledi ama hiç bir şey artık beni rahatlatamazdı.

Benimle birlikte, ogullarlmdan bazıları ve kumandanlarım da esir düşmüşler. Aksak Timur onlara da iyi davranıp hayatlarını bağışlamış. Devletimiz büyük bir darbe aldı ve bunun sebebi benim! Bu acı ve utançla nasıl yaşarım şimdi?

Ben Osmanlı Devleti padişahlarının dördüncüsü, rahmetli sultan Murad Hüdavendigar’ın oglu Yıldırım Bayezid Hanım. Ömrüm boyunca zaferden zafere koştum. Ülkemi, doğudan batıya, kuzeyden güneye büyütmeye çalıştım. San ve şerefle dolu bir hayatım oldu. Şimdi buradan gitmek istiyorum, ‘ama nereye?’ bir bilebilsem…

Yıldırım Bayazid Devrinde Neler Oldu?‘

1389 / Yıldırım Bayezid tahta geçti. Sırbistan Osmanlı Devleti’ne baglandı. Bulgaristan ve Bosna fethedildi. Anadolu Türk beylikleri, Osmanlılara karşı birleşti.

1390 / Aydm, Germiyan, Menteşe ve Saruhan beylikleri zapt edildi * Alaşehir zapt edildi.
\ Anadolu’daki Hamid ve Teke beylikleri alındı.
Karaman seferi düzenlendi ve Konya kuşatıldı.

1391 / lstanbul, Osmanlılar tarafından ilk kez kuşatıldı. Selanik fethedildi.
İkinci Mora seferi düzenlendi.

‘1392 / Kastamonu beyligi zapt edildi.
Çandaroğlu İsfendiyar Bey, Osmanlı hâkimiyetine girdi.

1393 / İşkodra ve Amasya işgal edildi.
Bulgaristan tamamen Osmanlı ülkesine katıldı.

1394 / Selanik ve Yenişehir civarı fethedildi. Arnavutluk fethedildi.

1395 / lstanbul ikinci kez kuşatıldı.

1396 / Niğbolu Zaferi kazanıldı. Yıldırım Bayezid’e Abbasi Halifesi tarafından

‘Sultan-l Rum’ (Anadolu Sultanı) unvanı verildi. Arnavutluk’ta yeni fetihler yapıldı.

Eflak ve Macaristan’a akınlar düzenlendi.
1396-1397 / Şile fethedildi.

Anadolu Hisarı yapıldı.

lstanbul üçüncü defa kuşatıldı. Yunan seferi düzenlendi.

Üçüncü Mora seferi yapıldı.

1399 / Karaman ülkesi zapt edildi. Karadeniz beylikleri kuşatıldı. Dulkadir Beyliği’ne son verildi. Osmanlı toprakları Fırat boylarına dayandı. Timur ve Bayezid’in araları açıldı.

1400 / Istanbul’da bir cami, bir Islâm mahkemesi ve mahallesi kuruldu. Bursa’da Ulu Cami inşaatı bitti.

1402 / Ankara Savaşı’nda yenilen Yıldırım Bayezid esir edildi.

1403 / Yıldırım Bayezid vefat etti.

Kaynakça:Osmanlı Sultanları-Sevinç Kuşoğlu

Yıldırım Bayezıt Devri Toprakları

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.