ALTIN 273,07
DOLAR 5,8050
EURO 6,4245
BIST 7,6437
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Az Bulutlu

Merdivenden At Beni, İn Aşağı Tut Beni

Merdivenden At Beni, İn Aşağı Tut Beni

Vertigo (1958) Filmi Üzerine:

Merdivenden At Beni, İn Aşağı Tut Beni

Sinema yüksekten bakmak ama korkmamaktır. Sözünü filminde aşama aşama işleyen Hitchcock’ın ölümsüz eseri Vertigo zamanın çok ötesine geçmeyi başarmış olsa gerek. Filmde yükseklik korkusuyla başlayan hikaye bu düzlemde gelişiyor ve bu düzlemin aşılmasıyla son buluyor. Ortada bir giz var ve hikaye her zamanki gibi oraya saklanıyor.

Ancak filmin içinde gerilime sürükleneceğimiz daha en baştaki jenerikte belli oluyor. Filmin hemen başında beliren kim olduğu belirsiz yüz detayı ağız, burun ve göz detaylarıyla devam ediyor. Ama gözde bir şey var, kamera onda kalıyor. Göz içerisine sürüklüyor seyirciyi. Peki Amerikan sinemasında sıkça rastladığımız göz mevzusuyla bir alakası olabilir mi bunun? O ayrı konu. Gözüken göz kırmızı efektlerle iyice gerilime sokuyor seyirciyi. Gözün içerisinden yayılan hipnotize şekiller filmin çok üstünde kaldığı söylenebilir. Jenerik ayrı bir film, film ise ayrı bir jenerik. Film içinde film, jenerik içinde jenerik.

Film John Ferguson’ın yükseklik korkusunun nerden geldiğini anlatarak başlıyor. İlerleyen süreçte ise bir iş adamının psikolojik problemleri olan eşini takip etmesi için görevini bırakmaya hazırlanan Ferguson’ı ikna ederek bu işi ona vermesiyle olaylar ardı sıra geliyor.

İş adamının eşi Madeleine yıllar evvel ölmüş olan büyük büyük annesi gibi davranıyor, çevresine acaba ölmüş kişi bunu ele mi geçirdi imajı verdiriyor. Madeleine’i takip etmeye başlayan Ferguson, birkaç mekandan sonra Madeleine’i denize atlayıp intihar ederken görüyor ve onu kurtarıyor.

Filmin gidişatına hız veren önemli bir söylemde Ferguson’ın dillerinden dökülüyor “Çinliler bir insanın hayatını bir kere kurtarınca hayatınız boyunca ondan sorumlu olursunuz derler”. Ve böylelikle Ferguson kendi vicdanını ve çevresini rahatlatırcasına Madeleine’in hayatına dahil oluyor.

Konu bütünlüğü oldukça sağlam ilerliyor en azından ilk yarıda. İlk yarının sonunda sözde Madeleine’in kilisenin kulesinden aşağı atlayarak intihar ediyor. Hatta bu sahnenin hemen öncesinde Madeleine kiliseye koşuyor ve kulenin merdivenlerinden çıkmaya başlıyor. Ferguson da hemen ardından ona yetişmeye çalışsa da yükseklik korkusu tetikliyor ve yukarıya ulaşamadan yarıda kalıyor.

Peki bu yükseklik korkusu nasıl gösterilmiş? Yönetmenin bu filmden yıllar önce başka bir filmde kullanmak istediği ama teknik yetersizlik yüzünden kullanamadığı bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Kuleye çıkışında merdiven boşluğundan aşağıya doğru vertigo izlenimi veriliyor. Bu yöntem yönetmenin kendi bulduğu bir yöntemdir. Kamera geriye doğru giderken zoom yakınlaşıyor veya tam tersi durum da söz konusu olabiliyor. Bu kulede yapılan çekim aslında yatay düzlemde para harcanılarak oluşturulan bir sahne olduğu söyleniyor. Oldukça başarılı emek içeren bir bölüm olarak karşımıza çıkıyor. Bu sahnelerde de kullanılan gerilim müzikleri adeta sahnenin içine insanı hapsediyor. Ve böylelikle de filmin ilk yarısı bitmiş oluyor.

Film başarılı olunca bazı kusurlar görmezden gelinirmiş. Veya kusur bile denmeyebilir, yönetmenin bir bildiği vardır. Ardı sıra olan eş zamanlı kesmelerde bazı devamlılık hataları gözden kaçmıyor değil. Koca Hitchcock’sın sen, vardır bildiğin… Deyip üstünde durmuyoruz tabii ki. Film zamanında gişede başarı elde etmemiş ve çeşitli sebeplere bağlanmış. Bunun başlıca sebeplerinden biri başroller arasındaki yaş farkına bağlanmış. Ve yönetmenin de kendi dediği, Madeleine karakteri için yanlış oyuncu seçimi. Yine yönetmenin vardır bildiği deyip susuyoruz. Yoksa oyuncu gayet başarılı bir oyun sergiliyor, neyini beğenmediyse…

Filmin ikinci yarısında Judy Barton isminde birisi hikayemize dahil oluyor. Durun bir dakika… Bu kişi ne kadar da Madeleine’e benziyor. Ferguson bu benzerliği fark edip bu kadının peşine düşüyor. Klasik aşk krizleri yaşayan Ferguson, Madeleine’in öldüğünü bir türlü kabullenemiyor ve her baktığı yerde onu görüyor. Bu sefer gördüğü kişiyi de sadece ufak bir benzerlikmiş gibi düşünse de çok benzediğini fark edip kapısını çalıyor.

Tanışma ve tanışma faslının ardından tekrar görüşme üzerine sözleşip ayrılıyorlar Ferguson ve Judy. Ve bu boşlukta Judy bir mektup yazmaya ve eşyalarını toplamaya başlıyor. İşte bütün ipler burada kopuyor. Aslında gözüken hiçbir şey öyle olmadığını, Ferguson’un bir aldatmanın içine düştüğünü itiraf eden bir mektup. Ferguson’un aşık olduğu Madeleine görünüşüdeki kişi ölmüş gösterilip yerine gerçek Madeleine öldürülmüş. Madeleine kılığına giren kişi ise Judy’imiş. Daha sonradan bu mektubu vermekten vazgeçiyor Judy, çünkü o da aşkına yenik düşüp Ferguson’dan ayrılmak istemiyor. Mektubu verseydi kaçacaktı oralardan.

Filmin bütününe bakınca bu mektup sahnesi aslında Ferguson’a yazılmış bir mektup değil de seyirciye yazılmış bir mektup olduğu anlaşılıyor. Daha filmin sonuna gelmeden her şeyi öğreniyor seyirci. Peki bu yöntem seyirciyi nasıl etkiler? Seyirci gizemi, şaşırtılmayı ister. Yönetmen bu mevzuyu çok erkenden sundu. Daha sonraki olaylar bizim Judy’nin gözünden bakmamızı Ferguson’ın ne zaman öğreneceğini beklemekle geçiyor.

Ferguson’ın fazla takıntılı halleri Judy’yi gittikçe Madeleine’e benzetme uğraşları çerçevesinde geçiyor. Kıyafetler, haller, tavırlar ve saç detayıyla karşımızda yeni model Madeleine çıkıyor. Ferguson bir akşam yemeğe çıkacakken ölmüş olan Madeleine ailesine ait kolyeyi Judy’nin boynunda görünce beyninde birden flaşlar yanıyor. Ayak üstü iki düşünmeyle her şeyi çözümleyip, eski Madeleine’in öldüğü yere gitmeye karar veriyorlar. Çok oldu bittiye getirilip, kör göze parmak kıvamında bir durumla karşı karşıya kalmışız gibi, özellikle ikinci yarıda.

Kilisedeki kuleden beraber tırmanırken Ferguson’ın korkusu yine tetiklese de bu sefer yapacağına inanıp kulenin tepesine varmak istiyor. Vicdanını rahatlatma adına aynı sahneleri yaşatıp Madeleine’i kurtarmış gibi yapmak planı olsa gerek.

Madeleine ise yani Madeleine görünümündeki Judy ise kuleye zaten zorla çıkarılma durumuna maruz kalmış, panik halindedir. Tepeye vardıklarında bile Ferguson’ı sevdiğini dilinden düşürmemiştir. Sesleri duyup kuleye çıkan kilise rahibini görünce korkuya kapılan Judy, tıpkı Madeleine’in kurmaca ölüm sahnesinde olduğu gibi kendini aşağıya bırakıyor ve hayatına son veriyor.

Zaten aşklar hep yalan dolan. Ferguson, onun da ölümünü izliyor bu sefer korkusunu aşmış vaziyette. Oysa herkes öldürürmüş zaten sevdiğini… Sende de sevmelik yürek olsa Madeleine’in ikinci kez ölümünde sen de kendini aşağı atardın…

Filmin bir kısmında ‘cameo’ durumu gerçekleşiyor. Peki nedir bu durum? Yönetmenin bir sahnede figüran gibi gözükmesi. Hitchcock’ın neredeyse her filminde yaptığı bu iş bu filmde de gözden kaçmıyor. Elinde siyah bir çantayla yoldan geçiyor.

Ufak tefek çekim eksikleri dışında zamanın çok ötesine geçmiş bir film olduğu herkesçe kabul edilmiş bir şey. Bilgisayar renklendirmeleri de dönemine göre başarılı biçimde kullanılmış. Teknik anlamda başarısı göz ardı edilmese de senaryo kısmında acaba dediriyor. Yönetmen bizi yukardan aşağıya atıyor ve aşağıya koşup hemen yakalıyor. Özgürlüğümüz kısıtlı, ne ağız tadıyla düşebiliyoruz ne de izleyebiliyoruz.

Ama yine de vardır bir bildiğin Alfred Hitchcock…

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.