ALTIN 275,78
DOLAR 5,7217
EURO 6,3247
BIST 100.339
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 26°C
Parçalı Bulutlu

HÂL

A+
A-
HÂL

Eski çağlardan günümüze kadar insanın mahiyeti ve ne olduğuyla alakalı birçok düşünürün farklı tanımlamaları olduğunu görürüz. O tanımlamaları yapan filozoflardan en bilindiklerine baktığımızda insanın ne olduğuyla alakalı sırasıyla şunları söylemişlerdir: Konfüçyus’a göre “İnsan, öğrenen hayvandır.”, Thales’e göre ise “İnsan, araştıran hayvandır.”, Sokrates, “İnsan, sorgulayan hayvandır.” der. Sofistlere, yani para kazanma amacıyla gezerek felsefe öğretenlere göre “İnsan, kazanan hayvandır.”, Platona göre “İnsan, toplumsal hayvandır.”

 

Burada yapılan insan tanımlarından birkaçına yer verilmiş olmasına rağmen yer verilmeyen diğer düşünürlerinde ifadelerine bakıldığında ortak noktanın hayvan olduğu görülecektir. Tanımları birbirinden ayıran tek fark ise bu hayvanın nasıl bir hayvan olduğudur.

Hayvanların ne olduğuyla alakalı iç yapısına girmeden sadece dıştan gözlemlendiğinde ise yaşamak için beslenmeye, neslini devam ettirmek için üremeye ve günlük işlevlerini gerçekleştirmek için uykuya ihtiyaç duydukları görülecektir. Yemek yemek, uyumak ve üremek insanda da olan haller olmasına rağmen temelde hayvani özelliklerdir.

Peki bunları yani hayvaniyete ait olan yemek yemek, uyumak gibi halleri yavaş yavaş terk ettiğimiz zaman ne olur? Daha farklı ifade edilecek olursa insan hayvaniyetten uzaklaştıkça nereye doğru yaklaşır? Bu gibi alışkanlıkları biranda bırakıldığında yüksek bir ihtimal ile ölümle sonuçlandıkları aşikârdır. Ancak vücudu alıştırarak yavaş yavaş az yemeğe ve içmeğe başlandığında insan üzerinde olağanüstü birtakım hallere sebep olabilmektedir. Ve ortaya çıkan bu haller bilim dünyasını bile hayrette bırakabilen türdendir.

Bu olağanüstü hallerin neler olduğunu örnekleriyle beraber anlamak için yönümüzü Asya’nın orta güney kısmında bulunan Himalaya Dağlarına çeviriyoruz. Harvard Tıp profesörü Herbert Benson ve araştırma ekibi 1980’lerde ücra manastırlara yaptıkları ziyaret sırasında Himalaya Dağları’nda yaşayan, Tummo adlı bir yoga tekniğiyle el ve ayak parmaklarının ısısını 17 dereceye kadar yükseltebilen bir rahibi araştırmışlardır. Rahiplerin böylesine bir ısıyı nasıl ürettikleri hala bilinmemektedir. Yapılan çalışmalar bununla da sınırlı değildir. Araştırmacılar Hindistan Sikkim’deki ileri düzeydeki meditasyoncular üzerinde de çalışmalar yürütmüşlerdir. Bulgular araştırmacıları hayrete düşürmüştür: Bu rahipler metabolizmalarını yüzde 64 oranında yavaşlatabilmektedirler. Ayrıca araştırma ekibi soğuk ve nemli çarşafları yalnızca vücut ısılarıyla kurutan rahipleri videoya kaydetmiştir. Ayrıca birçok rahip kış gecelerini 4500 metre yüksekliğindeki Himalayalar’da geçirebilmektedir.

Keşişler bu hallere bedeni arzularını öldürerek ve meditasyonla ulaştıkları söylemektedirler. Bu gibi haller sadece budist rahiplerle sınırlı olmayıp közlerin üstünde yürüyüp ateşin yakmadığı ve de yarı çıplak halde buzullardaki soğuk suya girip saatlerce beklediği halde donmayan başka insanlarda mevcuttur. Budist rahiplerin bu hallere manastırlarda meditasyonla erişirlerken Müslümanlarda ise aynı durumların ortaya çıkması dergah veya medrese gibi yerlerde riyazet haliyle mümkün olmaktadır. Riyâzetin şartlarına göre Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız kalmaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına inanırlar. Tasavvuftaki inanca göre az yemek, az uyumak ve az konuşarak insan hayvaniyetten uzaklaşarak bir nevi meleki bir hal alır. Ve belli bir mertebeyi kat ettiği zaman teşvik ve ödül amaçlı birtakım olağanüstü hallere mahzar olur. Bu durum Sûfîler için bir dönüm noktası olup bir imtihan vesilesidir. Gurura düşüp bu hallerin kendinden kaynaklandığını mı zannedecek yoksa kendisinin hiçbir şeye sahip ve mâlik olmadığı bilip Allah tarafından teşvik amacıyla verilen bir nimet olduğunun farkında mı olacak.

Peki bu hallere her insan sahip olabilir mi? Sorunun cevabı şu şekilde açıklanabilir:Adetullah da denilen suyun kaldırma kuvveti, yerçekimi kanunu, suyun belli sıcaklıkta kaynaması ve belli sıcaklıkta donması gibi Allah’ın yeryüzüne koyduğu birtakım kanunlar vardır. Ve bu kanunlar tüm insanlar için geçerli olduğu gibi aynen öylede ister Müslüman olsun ister olmasın gerekli şartları sağlayan her insanda bir müddet sonra bu olağanüstü hallerin gözükmesi muhtemeldir. İslamiyet’e göre fark şu olmaktadır: Müslüman için kendisinde görünen o hallerin Allah’tan olduğu bilirse keramet olmakta, kâfir için ise o hali kendisinden kaynaklandığı zannettiği için istidrac olmaktadır.

İstidrac hali kâfirin küfrünü daha da artırarak cehennemdeki azabını ziyadeleştirebilmektedir. Sonuç olarak insan eşref-i mahlukattır ancak dünyada yaptığı ve işledikleriyle hayvanlardan daha aşağı veya meleklerden daha üstün olabilmektedir. Bu sebeple Budist rahipler gibi diğer bazı insanların gösterdikleri olağanüstü haller onların doğru yolda olduklarına delalet etmediği gibi davalarına da hüccet olmamaktadır. Ve de büyük zatlarında belirttiği gibi en büyük keramet istikamet üzere olmaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.