ALTIN 270,10
DOLAR 5,7060
EURO 6,3314
BIST 106.785
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu

Potpori Sinema

Potpori Sinema

Ulusal sinemanın belirli bölgelerde oturduğunu gördükçe aklımıza gelir birden Türk sineması…

Hint, İran, Balkan, Alman, Yunan vs. sinemalarını hep duyarız, hatırı sayılır büyükçe de bir ağırlıkları da vardır üstelik. Türk sinemasının da bir ağırlığı vardır belki ama en fazla kendi içimizde. Dış dünya tarafından kabul görmüş bir “Türk Sineması” var mıdır, peki? Araştırmacılar, eğitimciler ve sinemacılar bir benlik oluştururcasına böyle bir şey olmadığını söyler. Belirli bölgelerden etkilenmeler sonucu bir şeyler oluşuyor ama direktmen Türk sineması demek ne mümkün… Biraz İran’dan biraz Yunan’dan az biraz Balkan’dan… Hatta Yeşilçam zamanlarına baktığımızda Mısır Sinemasından etkilenmeler hatta birebir aynı formatla ve senaryoyla çekildiği gözüküyor. Süpermenler, uzaylılar, dünyayı kurtaranlar, kovboylar… Hepsinin yerli versiyonları da mevcut bizde. Bizde bizden olandan yok.

Peki sadece iş sinemacılarda mı bitiyor? “Ben yerli film izlemem” diyen hiç duymadınız mı? Hayatın her anında, her yerinde mevcut bu insanlar. Yerli sinemanın da bu tür zihniyetlere ihtiyacı olmasa gerek…

Köklü tarihimiz ve hatırı sayılır sinema geçmişimiz olmasına rağmen ulusal bir sinema kimliğimiz netleşmedi. Bunu türlü sebebiyetlere bağlamak mümkün. Sinemacıların kolaya kaçıyor oluşu, seyircinin kolayı talep ediyor oluşu. Ve Muhsin Ertuğrul… Sinemanın ilk zamanlarında tek elden yönetme isteği, eleman yetiştirmeme görüşü… Popüler olan bir tiplemenin filmi sinemaya gelir gelmez milyonlarca izlenmesine şaşmamak gerek. Ama unutmamak da gerek ki, bu filmlerden alınan vergilerle gerçek manada sinema derdine düşen filmlere destek veriliyor. Bir şekilde üretene, üreticiye destek sağlanıyor. Yapması da izlemesi de sana-bana düşer.

Yakın tarihte yaşanan savaşlar sonrası Post-Yugoslav sineması ön plana çıkmaya başladı. Dağılan ülkeler kendi başlarına sinema kimliğini oluşturmaya devam ediyor. Ama henüz bir ulusal sinema kimliği demek mümkün müdür? Tartışmaya açık olabilecek bir konu. Henüz yaşanan savaşlar, olaylar çok yeni olduğundan bu bilincin oturması zaman alacaktır diyebiliriz. Savaşlarda yaşanan kayıplar, baba figürlerinin kaybolması sinemalarına yön veren konular olarak gözüküyor. Uğranılan işkenceler, yapılan zorbalıklar, masumların zarar görmesi…

Post-Yugoslav sinemasının birçok filmlerinde rastladığımız baba figürünün eksikliği doğrultusunda bir arayışa geçen çocuklar sonrasında da birçok kez hayal kırıklığına uğruyor. Bir arayış, bir eksiklik çerçevesinde dönen olaylar zamanın çok ötesinde yaşanan şeyleri gün yüzüne çıkarıyor. Hayatın getirileri veya daha doğrusu götürüleri, insanların iç acıları, bastırılmışlık hissiyatları sinema perdesine yansıdığı gözüküyor.

Yakın geçmişi olmasına rağmen şekillenmeye başlayan Post-Yugoslav sineması bizi kendisine hayran bırakmak için yeterli derece birçok eser veriyor. Türk sineması komedi ve korku filmleriyle gelir elde etmeye duradursun…

Ve bütün bunların üstüne denilebilecek tek söz kalıyor, düşünüp manaya varırsa insan ne âlâ;

“Hakikati kendine katık eden söz zamana galip gelir.”

(Bu yazı daha önce Doğu Dergisi’nin 8.sayısında yayımlanmıştır.)

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.