ALTIN 392,22
DOLAR 6,8612
EURO 7,7521
BIST 1,1249
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Az Bulutlu

EMPERYALİZMİN TÜRKİYE’YE GİRİŞİ KİTAP İNCELEMESİ

22.06.2020
41
A+
A-
EMPERYALİZMİN TÜRKİYE’YE GİRİŞİ KİTAP İNCELEMESİ

Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi kitabında yazar Orhan Kurmuş çalışmasının konusu olarak İngiliz sermayesinin ve giderek İngiliz emperyalizminin ayrıntılarıyla Türkiye’ye giriş sürecini anlatıyor. Kitapta 19. Yüzyıl Osmanlısı ele alınıp, çalışmasının ilk aşamasında İngiliz sömürgeciliğinde Hindistan örneğini anlatarak benzer şekilde İngiliz sömürgeciliğinin Türkiye’yi nasıl kuşattığı adım adım ayrıntılı bir şekilde okuyucularına aktarılıyor. Kitabın ana içeriğine geçmeden önce büyük çoğunluğunu yazarın eğitim hayatı ve anılarının anlatıldığı yaklaşık otuz küsur sayfalık önsöze de değinilmekte fayda olacağının kanaatindeyim.

Önsözü okuduğumuzda yazarın o zamanki Türkiye tabiriyle sol görüşe sahip olduğunun ve bu görüşün sadece bir fikir olarak kalmayıp fiiliyata da döküldüğünü görmekteyiz. Öyle ki aktif olarak öğrenci eylemlerine katıldığı ve propaganda yapmak için çeşitli köylere gittiğini kendisi kitabın önsözünde belirtmektedir. Yazar yetiştiği ortam ile alakalı kendine katılan iyi niteliklerin en önemlisi olarak bize sunulan her şeyi olduğu gibi kabul etmemek sorgulamak gerektiğini ifade ediyor. Bu önsöz ile birlikte kapitalizmin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin anlatıldığı bu kitabın tarafsız bir bakış açısıyla yazılmadığı sosyalist bir bakış açısıyla yazıldığı çıkarımı yapılsa, pekte yanlış bir çıkarım yapılmış sayılmaz. Ancak kitap şahsi fikirler ve ideolojilerden çok sayısal verilere ve kanıtlara dayanılarak yazılmıştır.

Emperyalizmin tanımı olarak kapitalizmin en yüksek aşaması yani tekelci kapitalizm olduğu verilerek, tekelci kapitalizmin kapitalist üretim biçiminin kaçınılmaz sonucu olduğu kitapta ifade ediliyor. Ve rekabetçi kapitalizmden emperyalizme geçişi belirleyen koşul olarak üretim yoğunlaşmasının ve sermayenin merkezileştirilmesi gerekliliği ifade ediliyor. Üretimde yoğunlaşmayı Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisi çerçevesinde ele aldığımızda Osmanlının payına düşenin hammadde ve tarım ürünleri üretimi ve ihracı olduğunu görüyoruz. Ancak bu ürünler üzerinde de tamamen tasarruf hakkımızın bulunmadığını tümünün çoğunluğu İngiliz olan yabancı sermaye ile gerçekleştirildiğini kitapta raporlar ve belgelerle kalem kalem okuyucuya aktarılıyor.

Kitapta emperyalizmin Osmanlıya reform hareketleri sonucu girdiğini ve sonucunda da Türkiye’de kapitalist ilişkiler geliştiği ve ülkenin her haliyle dışa bağlandığı ifade edilmiştir. İlk adım olaraktan Osmanlı İmparatorluğunun serbest ticarete açılması sağlanmıştır. Ve kitapta bu süreç Batı Anadolu’da yapılanlardan özelliklede İzmir şehri üzerinden aktarılmaya çalışılmış. İzmir’in nüfus yapısı hakkında büyük çoğunluğunun Rum, Ermeni ve Yahudi olduğu üzerinde durulmuş ve can alıcı birçok ekonomik faaliyette hâkim oldukları belirtilmiştir. Hindistan örneğinde yabancı sermaye ile yapılan demiryollarının ne amaca hizmet ettiği üzerinde durularak Anadolu’da yabancı bir şirket tarafından yapılan ilk demiryolu olan İzmir-Aydın demiryolunun da aynı amaca hizmet ettiği ayrıntılarıyla ifade
edilmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki Osmanlının o dönemde öyle bir projeyi gerçekleştirecek ekonomik gücü olmadığından yazarın ifadesiyle kendi koyduğu kanunları dahi çiğneyerek projeyi yapan İngiliz şirketine her türlü desteği vermiştir. Kitapta Osmanlının yapılan demiryolundan en önemli çıkarının asayişi sağlamak hususunda çok sayıda asker ve zaptiyenin kısa süre içerisinde yer değiştirebileceğinden o bölgedeki karışıklıkları önlemek olduğu ifade edilmiştir. Yapılan bu demiryolunun her ne kadar daha sonrasında da kitapta ifade edileceği gibi Osmanlı ekonomisinin tümüyle yabancıların eline geçme sürecini hızlandırsa da kapitalizm ile dahi olsa bölgenin kalkındırılmasında hayati bir önem taşımıştır.

Emperyalist ülkeler kendi ihtiyaçlarını karşılamak için bazı ürünlerin üretilmesini teşvik ederler. Batı Anadolu ürünlerin teşvik edildiği yer olup üretim ve satış süreçlerinin tümüyle Avrupa’ya bağlandığı bölge olduğu kitapta sıkça dile getirilmiştir. Gelişmiş ülkelerde oluşan sermaye fazlasını emeğin ucuz ve kârlılığın yüksek olduğu ülkelere aktarılarak kendi ihtiyaçlarına yönelik üretim yaptıkları kitapta pamuk, meyan balı, halıcılık, yağ ve sabun, zımpara taşı ve krom üretimleri üzerinden ayrıntısıyla okuyucuya aktarılmaktadır. Yabancıların bu hammaddeler ve tarım ürünlerinin üretimi sonucu başka sektörlerinde geliştiği görülmektedir. Örneğin pamuk üretiminde pamuğun çok kolay yanmasından dolayı yangın riskine karşı banka ve sigorta şirketlerinin geliştiği kitapta aktarılmaktadır.

Sermaye sahipleri yabancılar özelliklede İngilizler olduğu için ülke ekonomisinin tüm kontrolünü kendi ellerinde tutuyorlardı. Ve bu üstünlüğün bir sonucu olarak Osmanlıya diplomatik olaraktan da iç işlerine karışabilme imkânı veriyordu. Kitapta Batı Anadolu’daki kapitalizmin gelişmesinde Amerika iç savaşının etkili olduğu ve sonucunda dünyada ortaya çıkan pamuk kıtlığı Batı Anadolu’da üretilen pamuğa talebi artırıp kapitalizmin gelişmesini hızlandırdığı ifade edilmektedir.Demiryolu ile birlikte tarım ve ticaret gelişip kâr oranın artacağından dolayı demiryoluna yakın tarım arazilerinin ekseriyetini İngiliz tüccarların oluşturduğu yabancılar tarafından satın alınmaya başlandığı üzerinde durulup isim isim toprak sahiplerinin kim olduğu belirtilmiştir. Osmanlı ticaretinde söz sahiplerinin Rum, Ermeni, Yahudi ve İngilizler olduğunu görmekteyiz.

Kitapta Osmanlı’nın bu duruma karşı ne yaptığıyla alakalı herhangi bir şeyden bahsedilmese de Osmanlı çözümü yine kapitalizm çerçevesinde ele alıp devlet teşvikleriyle yerli bir burjuvazi oluşturmaya çalışarak ticaretin ve üretimin Türk Müslüman vatandaşların eline geçmesini sağlamayı amaçladığı biliyoruz. Emeğin bol olduğu Osmanlı toprakları özellikle Batı Anadolu Osmanlı Rus savaşı, Yemen, Yunanistan’la olan savaş ve iç karışıklıklara gönderilen askerler ile birlikte emek bolluğu azalmış ve emeğin en aktif kullanıldığı tarım sektöründe yine yabancıların eliyle makineleşmeye gidildiği kitapta okuyucuya aktarılıyor.

Bunun sonucunda mülksüzleştirilmiş bir işçi sınıfı oluşturularak günümüze doğru emeğini para karşılığı satmaya hazır bir işçi grubunun ilk adımları atılmış olduğu ifade ediliyor. Yazarın tabirleri Marksist ekonomide anılan emek değer teorisiyle özdeşleşmektedir. İşçilerin emeğinin para karşılığından daha fazla çalıştıklarında kâr veyahut artık ürün elde ediyorlar. Daha öncesinde de bahsedildiği gibi bu kâr veya artı ürünün büyük çoğunluğunu sermaye sahiplerinin eline geçerek kapitalizmin gelişip ve genişlemesine olanak sağlamaktadır. Emeğini para karşılığı satmaya hazır olan işçi grubunun oluşması Osmanlıda tarımdaki makineleşmeyle birlikte kapitalist gelişmeden sonra sanayideki ihtiyaç olan ucuz iş gücü sağlanmış oluyordu. Kurulan fabrikaların büyük çoğunluğunun İngilizlere ait olduğu ve öyle ki kitapta aktarılan yağ ve sabun üretiminde İngiliz şirketler kendi aralarında rekabete girişip tekel olma yolunda birbirlerini iflasa sürükledikleri aktarılmaktadır.

Batı Anadolu’daki madenlerin yabancılar tarafından sömürüldüğünün ifade edildiği ve kitapta krom üretimi üzerinden Osmanlı üzerindeki sömürünün yavaş yavaş İngilizlerin elinden Almanların eline geçtiğini anlıyoruz. Batı Anadolu’daki kaynakların sömürülmesini emperyalizmin iki temel niteliği ortaya çıkardığı ifade edilmiş ve ilkinin emperyalist ülkelerin kendi ekonomilerinin gerektirdiği hammadde ihtiyacını karşılamak için harcanan çaba ve ikincisinin ise sömürünün gerçek bir talan olduğu yönündeki açıklamadır. Talandan kasıt kapitalizmin ilk aşamalarında olduğu gelişmesi ve yayılması için sermayenin olmadığı ülkelere yapılan yatırımların örneğin demiryolunun bölgeye fayda sağlaması gibi olmamasıdır. Bunun yerini emperyalizmle birlikte tekelci kapitalizmin ülke ekonomisini ele geçirip üstünde ve altında ne varsa sömürülüp içini boşaltmak almıştır.

Bu sömürü Osmanlıda Hindistan gibi her şeyiyle İngiltere’ye bağlı bir ülke örneğinde olduğu gibi olmamıştır. 1890’lara gelindiğinde İngiliz ekonomik üstünlüğü zayıfladığı ve Almanların ekonomik hayata egemen oldukları ifade ediliyor. Birinci Dünya savaşının nedenlerinden biri olan bu iki ülke arasındaki ekonomik rekabette, Almanların Osmanlı piyasasında hâkim olmasından dolayı Osmanlının savaşta Almanya’nın yanında yer almasında en büyük nedenlerden birisidir. Kitapta Almanların Osmanlı üzerinde ekonomik etkinliğinin artmasının nedenlerinden biri olarak İngilizlerin tüketicilerin zevklerini okşayacak türde ürünlerin değil kendi beğendikleri türde malları satmak istemeleri, Almanların ise aksine piyasa araştırması yaparak tüketici isteklerine uygun malları satmaya çalışmaları olarak üstünlüğü elde ettikleri belirtiliyor. İngilizlerin klasikler gibi mal üretiminde her arz kendi talebini oluşturur mantığıyla arz yönlü hareket etmelerine karşın Almanların Keynesyen yaklaşımla talep yönlü hareket etmelerinin sonucu üstün gelmişlerdir.

Sonuç kısmında sömürge imparatorluklarının yıkılmasıyla birlikte bağımsızlıklarını elde eden günümüz ülkeleri üstünde sürdürülen emperyalist oyunlar yeni biçimler aldığını fakat özünde aynı kaldığı ifade edilmiştir. Günümüzde Türkiye’nin emperyalist ülkelere olan bağımlığının öz olarak aynı kaldığının, biçim olarak ekonomik, politik ve ideolojik alanlarda Almanya ve İngiltere’nin yerini ABD aldığı belirtiliyor. Tüm kitap boyunca emperyalizmin adım adım ülkemize nasıl girdiğini ve sömürüyü kimin eline aldığı üzerinde durulmakta ancak bu durumlara karşın ne yapılabilir nasıl çözüm bulunabilir gibi sorulara herhangi bir yanıt niteliğinde bir ifadeye rastlanmamaktadır. Sadece var olan durum ayrıntılarıyla okuyucuya aktarılmaktadır.

Ancak kitaptan çıkarılacak kesin sonuç şudur ki: Günümüz ekonomik sistemiyle birlikte ekonomisi sürekli krizlerle boğuşan ve emperyalist ülkelere hammadde ve ucuz işgücü sağlamaktan öteye geçemeyen az gelişmiş ülkeler için çözümün yine mevcut sistem içinde olmayacağı kesinlik kazanmıştır. Ve İnsanlar geçmişte köle olmak istemedikleri gibi günümüzde de ücretli çalışan olarak emeğinin sömürülmesini istememektedirler. Daha adil bir sistem gelene kadar geçmişteki ekonomik sistemlerde olduğu gibi günümüzde emperyalizmin hakim olduğu bu sistemde çökmeye mahkumdur.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.